15 TEMMUZ: HALKIN DEMOKRASİYE VE VATANINA SAHİP ÇIKIŞI

Türk Milleti için, demokrasi de vatan da çok kıymetlidir. Vatanın kıymeti, binlerce senedir mevcuttur; ecdadımız vatanlarını korumak için hayatlarını feda etmekten şimdiye kadar hiç imtina etmemişlerdir. 

Milletimiz nezdinde demokrasinin kıymeti ise, vesayetçi güçlere karşı verilen yoğun ve uzun mücadeleler neticesinde, ancak son yüzyılda hatırı sayılır ölçüde öne çıkabilmiştir. Bir taraftan yapılan çok sayıda doğrudan darbeler, etkili vesayetçi tahakkümler, diğer yandan vesayetçi düzenin tehlikeye düşmesi gerekçesiyle yapılan anayasalarla bu sistemin tahkim edilmesi neticesinde, demokratikleşme ve demokrasi kültürünün kökleşmesi hayli zaman aldı. 

Demokrasi Nedir ve Niçin Önemlidir?

Her ne kadar çok sayıda tanımı yapılmış ise de, benim benimsediğim tanıma göre, demokrasi, “halkın, siyasi toplumun mukadderatı ile alakalı kararların alınması konusunda, doğrudan ya da dolaylı olarak, hukuken ve fiilen yetkili olması”dır. 

Demokrasi, halk nezdinde “halkın yönetimi” olduğu için ehemmiyetlidir. Yani, halk, seçimler yoluyla, kuralları koyanları doğrudan, kuralları uygulayanları da, bazen doğrudan (başkanlık, yarı-başkanlık sistemleri), bazen de dolaylı olarak (parlamenter sistemler) belirliyor. Yargı, halkın üyelerini bizzat seçtiği yasama organı tarafından yapılan kuralları uygulamak durumundadır. Yani, kanunun olduğu yerde, hâkimler bir başka kuralı icat ederek uygulayamazlar. Bu vesileyle, yargı da dolaylı olarak halkın iradesine tabidir. 

Yasama, yürütme ve yargının işleyişinin halkın iradesine tabi olduğu demokrasilerde, demokrasi halk nezdinde son derece önemlidir. Çünkü halk demokrasi sayesinde kendi mukadderatı ile alakalı kararların alınması ve uygulanması konusunda söz sahibi olmaktadır.

Demokrasilerde halk, geniş hak ve hürriyetler rejiminde, hem kendi düşünce dünyasını ve hayat tarzını inşa etmekte, hem de düşüncelerini harice yansıtabilmektedir. Doğru olmadığını gördüğü yanlışları eleştirmekte ya da esasen yanlış gibi görünen bazı doğruları, serbest tartışma ortamında anlayabilmektedir. Eleştiriler, seçilmiş iktidarları dizginleme işlevi görmektedir. Halkın duyarlılık ve tepkisinin geliştiği demokrasilerde, halka rağmen politikaların uygulanması zordur. Aksi halde siyasi bedelleri değişen ölçülerde artabilir. 

Halkın tepkileri seçilmiş iktidarlar tarafından dikkate alındığı ölçüde, hem demokrasinin halk nezdinde kıymeti artar, hem de halk sistemle bütünleşir. Halk demokratik sistemle bütünleştiği ölçüde, demokrasiler güvenceye kavuşur.

İnsanı kıymetli kılan bu rejimde, insanların etkinliklerini ortaya koyabilmeleri için ortam müsaittir. Ama bazen insanlar, nimetlerin içinde yüzerlerken, nimetin kıymetini bilemezler. Tıpkı hava, su vb. gibi. Ne zaman ki, havasız kalır, o zaman oksijenin kıymetini, susuz kalırsa suyun kıymetini idrak eder. Benzer şekilde savaşlar, darbeler, iç çatışmalar, katliamlar, hürriyetin, demokrasinin, vatanın, hakların kıymetinin anlaşılmasını sağlıyor.

Darbeler döneminde yaşananlar, demokrasinin, insanın onurlu bir şekilde yönetimde etkin olmasının kıymetini idrak etmemizi sağlıyor. Çünkü her bir darbe, esasen halkın üzerinden bir nevi tankın geçmesi gibi bir şeydir. Halkın seçtikleri, bir silah darbesi ile yok ediliyor, halk adam edilmek isteniyor, bu yolla halkın kıymeti en düşük hale getiriliyor. 

Darbelerin ve Vesayetçi Yapının Tahribatları

Darbelerin çok boyutlu travmatik sonuçları ortaya çıkıyor. Kişilerin demokrasiye yönelik özgüvenleri yaralanıyor. Bazı kesimler dışlanıyor, ötekileştiriliyor. Oluşturulan algılarla demokrasi ve halkın iradesinin üstünlüğü fikri tahrip edilmeye çalışılıyor. Kısaca, “halk cahildir, kendi iyiliklerine olan işleri bilemez, devletin ali menfaatlerinden bir şey anlamaz, onlar sadece güdülecek koyunlar misali sürüler olabilir; kendilerine biçilen bu pozisyonun haricine çıkanların derhal terbiye edilmesi ya da cezalandırması gerekir” şeklindeki sakat zihniyetin tahakkümü ile demokrasi kökleşemiyor.

Bunun adı, vesayetçi anlayıştır. Bu anlayış mensuplarına göre, halkın bu zihniyeti kabul eden kesimleri makbuldür. Vesayeti reddederek demokrasiye sahip çıkanlar, vesayetçi kesimlerce sevilmezler, hatta cumhuriyet düşmanı ilan edilirler. 

Şartları oluştuğunda demokrasinin sonlanması gerektiği şeklindeki vesayetçi düşünceyi kabullenenlerin sayısı çoğunluğa eriştiği ölçüde demokrasi tehlikede demektir. Bu anlayışla yoğrulan kişiler, kendi zihniyetleri ile uyumlu yönetimler olduğu müddetçe, sistemi sahiplenirler. Kısacası kendilerine demokrattırlar.

Vesayetçi anlayışın hükümran olması için, mutlaka askeri yönetim olması şart değildir. Bazen sivil görünümlü yönetimlerde de, yönetimdekilerin politikaları ile vesayetçi anlayış uyumlu ise askerlerin müdahalesine lüzum kalmaz. Onların istekleri, zaten fiiliyata sivil görünümlü yönetim tarafından yerine getiriliyordur. Burada, sivil görünümlü yönetim+vesayetçi düşünce uyumluluğu söz konusudur. 

Vesayetçi anlayışla uyumlu kesimlerin istemedikleri bir yönetim tarzı ve uygulamalar demokratik yollarla ortaya çıktığında, vesayetçi kesimlerde itirazlar başlar. İşte o zaman demokrasi için tehlike çanları çalıyor demektir. Demokrasi taraftarı görünen maskenin gizlediği vesayetçi tepki derhal gün yüzüne çıkar. Bu durumda artık bu kesimler, cumhuriyeti korumak adına demokrasinin feda edilmesine hazır hale gelmişlerdir.

Bazen de, darbeler, işgalci güçlerin emelleri ile uyumlu olur. Burada, esasen işgal teşebbüsü, darbe görüntüsü altında icra edilir. Bu durumda, hem demokrasi hem de vatan tehlikede ya da saldırı altında demektir.

Demokrasi ve Vesayetçi Anlayış Açısından Önem Arz Eden Bazı Hususlar. 

Birincisi, vesayetçi anlayış mensuplarının, darbeleri bir gereklilik olarak görmeleri. Türkiye’de yakın tarihlere kadar askerler siyasetten ellerini hiç çekemdiler ve onların sivil görünümlü vesayetçi destekçileri hiç eksik olmadı. Ordu mensupları ve destekçileri, orduyu sürekli, demokrasi haricine çıkarak cumhuriyeti koruyucu güç olarak gördüler.

Bu zihniyet, çoğu kereler toplumun anlı şanlı çevrelerinden destek buldu. 27 Mayıs cunta yönetiminin en büyük destekçileri, kara cüppeli akademisyenlerdi.

İkincisi, medyanın kimin kontrolünde olduğu. Medyanın etkili ve ağırlıklı kesimlerinin kontrolü vesayetçiler lehine ise, o zaman demokrasi tehlikeli bir yola girmiş demektir. Medya, vesayetçi anlayışın, toplumu darbelere hazırlama, bu yönde haklılaştırma operasyonunda en etkili araçtır. 27 Mayısta, 12 Martta, 12 Eylülde, 28 Şubatta çoğu medya kuruluşları darbeci uygulamaları meşrulaştırmak maksadıyla, destekleyici, algı oluşturucu yönde yayınlar yapma konusunda birbirleri ile yarışa girdiler. 

Bu kulvarda, yalanlar, abartılar, çarpıtmalar, korkutmalar, kısaca darbeyi haklılaştırıcı her türlü yol mubah görüldü. Tıpkı 27 Mayıs 1960 askeri darbesi öncesinde uydurulan insanların kıyma makinalarında kıyma yapıldığı yönündeki yalanlar gibi.

Üçüncüsü, halkın demokrasiye sahip çıkma gücü ve bilincinin zayıf olması halinde, halk, bilinç ve kültür zaafiyeti sebebiyle, kolayca vesayetçi algıların tesirinde kalabilmektedir. 

Dörüncüsü, demokrasi içinde iktidar olamayacaklarını düşünenlerin, kendi siyasi düşüncelerinin, darbeler yoluyla iktidara gelmesini bir fırsat olarak görmesi. Bu kesimdekiler, kendi ideallerinin darbeler yoluyla iktidara gelmesini savunurlar. 

Toplumda darbelere bakış açısı yönünden üç tür kesim mevcuttur. (1) Bazıları, 27 Mayıs askeri cunta yönetimini ve 28 Şubat post-modern darbesini kutsarlarken, 12 Mart 1971 askeri muhtırasına ve 12 Eylül 1982 askeri cunta yönetimine karşı çıkarlar. (2) Bazıları da 12 Mart, 12 Eylül darbelerini meşru görürlerken, 27 Mayıs ve 28 Şubat’ı reddederler. Burada, her iki kesim de darbecidir, ama lehlerine olanları savunurlar, diğerlerini reddederler. (3) Bütün darbelere kaşı çıkanlar. Asıl demokrat olanlar bunlardır; diğerleri sahte demokrattır. 

Beşincisi, bazen de, bazı terör hadiseleri, iktisadi krizler, darbeler için zemin oluşturabilmektedir. 12 Eylül öncesi yaşananlar bunun en bariz misalidir. 

Altıncısı, darbelerin yaşanmasında en etkili unsurlardan biri harici yönlendirmelerdir. 1960’lı, 1970’li ve 1980’li yıllarda Latin Amerika ülkelerinde yaşananlar, Türkiye’de, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 ve 15 Temmuz 2016 darbeleri, muhtıraları ya da teşebbüslerinde harici müdahalelerin olmadığını söylemek saflık olur. 

Yedincisi, bazı ülkelerde darbelerin sebeplerinden biri de yasama-yürütme arasında yaşanan gerilimlerdir. Bu gerilim ortamında, yürütme otoriterizme kayabilmekte, darbeciler, bu zemini fırsata çevirerek, yönetime el koyabilmektedirler.

Askeri müdahaleler konusunda burada sayılanların sadece birisi etkin olmayabilir, çoğu kereler bunlardan bir kaçının bir arada olması darbeleri ve sair askeri müdahaleleri tetikleyebilmekte, ortam oluşumunda katkı sağlayabilmektedir.

Vatan’ın Kudsiyeti

Vatan, insanların üzerinde doğup büyüdüğü ve yaşadığı kara parçasına ve onun hava ve sulardaki uzantısına denir. Vatan sathında yaşayan insanlar, kendilerini, vatanlarını harici ve dâhili tehlikelere karşı korumakla yükümlü hissederler. Genellikle, vatandaşlık kültüründe, bu yükümlülük hissi öne çıkar.

Milletler tarihleri boyunca üzerinde yaşadıkları, kendilerine yurt edindikleri toprakları kutsal olarak kabul etmişler ve bu toprakların başka milletler tarafından işgal edilmesine mani olabilmek üzere ordular kurarak vatanlarını savunmuşlardır. Tarihte yaşanan savaşların en önemli sebeplerinden birinin, milletlerin üzerinde yaşadıkları vatan topraklarının başka milletler tarafından işgal edilerek ele geçirilmesi çabalarından kaynaklandığı görülmektedir. 

Müslüman toplumlarda bireylerin gerekirse vatan uğruna hayatlarını feda etmeleri en makbul davranıştır. İslam literatüründe buna şehidlik denir. Hatta şehidlik o kadar kudsi bir makamdır ki, Kur’an-ı Kerimde şu ayet yer alır: “Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler’ demeyin; onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz” (Bakara: 154). Bu ayette, “Allah yolunda öldürülenler” ifadesi, aynı zamanda vatan topraklarını ve Allah’ın dinini korumak ve bu uğurda ölmek (şehid olmak) olarak anlaşılmaktadır. Bu ayetle aynı zamanda, şehidlerin bir başka ulvi âlemde yaşadığı da vurgulanmaktadır. Yine, “vatan sevgisi imandandır” denilerek, iman ile vatan sevgisi arasında muhkem ilişki de kurulmaktadır. 

Peygamber Efendimiz vatan müdafaası ile alakalı şunları söylemektedir: “İki gözü cehennem ateşi yakmayacaktır. Bunlardan biri; Allah korkusundan ağlayan göz, diğeri de; Allah yolunda sınırlarında nöbet bekleyerek geceyi geçiren gözdür”. Bu Hadiste, İslam dininde vatanın manevi kutsiyetine ve vatan müdafaasına verilen öneme vurgu yapılmaktadır.

Vatan kelimesi, Türk milleti için diğer milletlerden çok farklı, daha kapsamlı ve ehemmiyetli bir manaya sahiptir. Türk milleti için vatan, sadece topraktan ibaret değildir; atalarından miras olarak kalan ve milyonlarca ecdadın şehit kanları pahasına korunarak en ağır bedeller ödenen kutsal bir varlıktır. Bu yönüyle Müslüman Türk halkı için vatan, üzerinde yaşayanların hukukları ile de bütünleşerek her ne pahasına olursa olsun korunması gereken ve uğruna can verilebilecek olan toprak parçasıdır. Bu hususu şair Mithat Cemal Kutay şu mısralarla ifade etmiştir: 

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır”.

Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy da vatanın ve vatan müdafaasının ehemmiyetini İstiklâl Marşında şu şekilde ifade etmiştir: 

Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme tanı! 

Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. 

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? 

Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda! 

Bu mısralarda ifade edildiği üzere, tıpkı Bedir’de, Uhud’da olduğu gibi, Çanakkale’de ve İstiklâl Harbinde kahraman askerlerin, gözlerini kırpmadan şehadete koşmalarını sağlayan manevi güç vatan sevgisi ve vatanlarını savunurken ölenlere müjdelenen şehitlik mertebesidir.

Çanakkale ve kurtuluş harblerinde ödenen bedeller, hürriyet ve vatanın kıymetini idrak etmemizi sağladı. 

Vatana sahibiyet açısından Akif’in şu mısraları da son derece önemlidir.

Sahipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.

Çanakkale destanı ve kurtuluş harbi vatana sahibiyetin emsalsiz örnekleridirler.

Demokrasilerin korunma şartları

(1) Toplumun büyük ekseriyetinde, demokrasiye sahibiyet bilinci, kültürü ve refleksinin gelişmiş olması gerekir. 

(2) Hangi şartlar olursa olsun, darbeleri meşru görmeyen, darbeler için, “iyi darbe-kötü darbe ayrımı yapmayan” toplumsal kesimlerin çoğunlukta olması gerekir. 

(3) Darbeleri etkin bir şekilde hariçten destekleyenlerin olmaması gerekir.

Başarısız Darbe Teşebbüsü: 15 Temmuz

15 Temmuz ihanet kalkışmasının başarısızlığının temel sebebi, darbe öncesinde, darbe zeminini oluşturabilecek bir algının oluşturulamamış olmasıdır. Tasfiye edileceklerini anlayan hainler, erken davranarak, başarısız kalkışmada bulundular. Şu günlerde FETÖ’cüler lehine açıklamalar yapan bazı partilere mensup kişiler de, bu algı etkilemesi henüz gerçekleşmiş olmamasının bir neticesi olarak, 15 Temmuz kalkışmasının bastırılması yönündeki halk kesimleri içinde yer aldılar. Ben meydanlarda, bütün partilere mensup kişileri gördüm.

Darbe teşebbüsünün önlenmesinin üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra, bazı etkili partilerin yöneticileri, FETÖ ihanet kalkışması hakkında, ihanet örgütünün liderinin dillendirmesinden kısa süre sonra, “bu bir darbe değil tiyatrodur”, “bu bir kontrollü darbedir”, “asıl darbe 15 Temmuz değil 21 Temmuz OHAL ilanıdır”, “bir milyon mağdur var” şeklinde açıklamalar yaparak, maalesef bu ihanet örgütüne yönelik topyekün duruşta gedikler açtılar. 

15 Temmuz sürecinde ve sonrasında dönemin ağır şartları içinde mağdur olanlar olabilir. Bazıları bu mağduriyetleri abartılı bir şekilde biri on göstererek gündeme getiriyorlar. Bu çabalarla 15 Temmuz sonrasında bu ihanet örgütünden hesap soranlar suçlu sandalyesine oturtulmak isteniyor. 15 Temmuzdan hesap sormanın suç olduğu yönünde yoğun algı oluşturma çabasına girişilmesi, hem 15 Temmuzda sergilenen halkın şanlı direnişini zedeliyor, gölgeliyor, hem de demokrasi bilinci ve kültürü zaafa uğruyor.

Ama ben bu yöndeki söylemlerin, zaman içinde, toplumdaki demokrasi bilinci ve kültürü geliştikçe aşınacağını, itibar görmeyeceğini düşünüyorum.

15 Temmuz Halkın şanlı Direnişi 

Demokrasi tarihimizdeki bütün olumsuzluklara rağmen, 15 Temmuzda, toplumun bütün kesimleri, sokaklara, meydanlara indiler. Hem de hiçbir çağrı olmaksızın meydanlar, caddeler dolduruldu, belli önemli kurumlar kuşatıldı. Sayın Cumhurbaşkanımızın çağrısı ancak birkaç saat sonra meydana geldi. Esasen çağrıdan önce halkımız sokaklara inmişlerdi. 

Ben o gece Saat 11:30’dan sonra sabaha kadar Kızılay meydanında ve Genelkurmayın önündeydim. Halk belli bir merkezden organize edilmeksizin kendiliğinden ortaya çıktı.

Halkın meydanlara, sokaklara inişi bir kuru kalabalık oluşturmaktan ibaret değildi. Hayatları pahasına, aktif bir katılım gerçekleştirildi. Üzerimizden uçan F16’ların çıkardığı bomba sesleri, kimseyi yıldıramadı. O esnada F16’lardan gelen bomba seslerinin çok büyük ekseriyeti SONİK BOMBA SESİ ise de, meydanlardaki kahraman yiğitlerin %99.9’u SONİK BOMBA SESİ nedir bilmiyordu. Her bir bomba sesinde bir yerlerin bombalandığı zannı hâkimdi. Kısaca kendilerinin de bombalanabileceklerini bile bile meydanlar terk edilmedi.

Genelkurmay’ın önündeki katliamdan sonra da insanlar bulundukları mahalli terk etmediler. Bunun manası, ölebileceklerini bile bile, ihanet örgütünün teşebbüsüne, hainlerin yönetime el koymasına karşı duruş sergilenmiştir. Bunun dünyada bir emsali yoktur.

Bu gecenin en büyük kahramanları, gaziliği ve şehitliği en büyük makam bilenlerdir.

Ben şunu Cenab-ı hakka şükür kabilinden ifade etmek isterim: “Hayatımın en lezzetli anı, o gecede Genelkurmay’ın önünde bulunduğum andır”. Bunu yaşamayanlar, ne bilebilirler ne de anlayabilirler. Bu sözümle kastım, bu dehşetli hadiseyi küçümseyenler içindir.

15 Temmuz, imanın, en ağır silahlara karşı galip geldiği gecedir. 

O gece, bu milletin, harici ve dâhili ihanet mihraklarına karşı yazdığı destandır; Çanakkale destanı ile 15 Temmuz destanı arasında esaslı bir fark yoktur.

15 Temmuz, “bu vatan geçilmez” sözünün bütün dünyaya ilan edildiği gecedir.

15 Temmuz, Nihal Atsız’ın ifade ettiği, “Gerilir zorlu bir yay; Oku fırlatmak için; Kahramanlar can verir; Yurdu yaşatmak için” mısralarındaki hakikatin gerçekleştiği gecedir.

15 Temmuz, sala seslerinin F16 seslerini mağlup ettiği gecenin adıdır.

İnsanları Bu Gecede Meydanlara Sevk Eden Manevi Dinamik

İnsanları bu gecede meydanlara sevk eden manevi dinamik, hamiyet-i milliye ve vataniyedir. O gecede insanların zihninde bu kalkışmanın bir işgal projesi olduğu yönünde hâsıl olan fikriyat, insanları meydanlara inmeye sevk etti. 27 Mayısta, 12 Martta, 12 Eylülde, 28 Şubatta meydanlara inmeyen halk, 15 Temmuzda, bu saikle meydanlara indi. 

İnsanlardaki hamiyet-i milliye ve vataniye hissi ile meydana gelen korkusuzluk hali, aslında Allah’ın bir lütfudur. Nasıl Çanakkale’de askerlerimiz önlerine dağ gibi yığılan şehidleri gördükleri halde geri çekilmeyip sırasıyla şehid oldularsa, aynı korkusuzluk hali, 15 Temmuz gecesinde de söz konusu idi. 251 Şehidimize rağmen insanların geri çekilmemeleri, Çanakkale’de yaşananların küçük bir nümunesidir. 

15 Temmuz gecesi Halkımız, “sahipsiz olan demokrasinin darbelerle, vatanın işgallerle yıkılması haktır; Türk halkı sahip çıkarsa, hiçbir güç, demokrasiyi yıkamayacak, vatanı işgal edemeyecektir” şeklindeki sözün gereğini yerine getirmiştir. Yani hak demokrasiye ve vatanına sahip çıkarak, FETÖ’cü işgale mani olmuştur. 

15 Temmuz, Türk Halkı ile Demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kaynaştığı, tabiri caizse Halkın Devleti vesayetçi güçlerden zor kullanarak teslim aldığı gecedir. Bunun bir diğer ifade şekli, milletin vatanına ve demokrasisine sahip çıktığı gecedir. Bu sahibiyet sıkı sıkıya devam ettiği sürece, bu vatana ve demokrasiye hiçbir güç zarar veremez.

Bazı kesimler tarafından, bazı mağduriyet örnekleri en üst perdeden dillendirilerek, 15 Temmuzda alınan önlemlere yönelik bütün itibarsızlaştırmalara, tezviratlara, çeşitli suret-i haktan görünümlü darbe seviciliklere rağmen, Türk Halkının kahir ekseriyetinin, darbelere karşı kararlı duruşunun gerilemeyeceği, demokrasinin daha da kökleşeceği kanaatindeyim. 

Her bir şahıs, bireysel ya da kollektif olarak darbeye karşı iradelerini ortaya koymayı kararlılıkla sürdürmeye devam ettikleri, demokrasinin asli sahipleri, demokrasiye sahip çıktıkları sürece, demokrasiden geri dönüş olmayacaktır. Hatay’a özgü bir ifadeyle “ARTIK ANARAYA GİDİŞ (Anaraya gitmek, bir aracın geri vitesle arkaya gitmesidir) YOKTUR”. 

Bir daha 15 Temmuz benzeri hain darbe teşebbüsünün yaşanmaması ümit ve dileğiyle, Türkiye’de demokrasinin ilelebet yaşaması için çaba sarf eden, Türkiye’nin geleceğinin vesayetçi güçlerde değil demokraside olduğuna inanan herkesin “demokrasi ve millî birlik gününü” bütün samimiyetimle tebrik ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir