BATININ ARTİST, ŞARKICI KADINLARI, DOĞUNUN EVLİYA KADINLARI

    Bir kadının dış güzelliği mi yoksa aklının, kalbinin, ruhunun güzelliği, üstünlüğü mü daha önemlidir? 

    Dikkat ederseniz batı âleminde şarkıcı, artist veya zengin kadınlar meşhurdur. Hâlbuki İslâm tarihinde ne kadar güzel olduğunu bilmediğimiz kadın evliyalar meşhur olmuştur. Râbiatü’l-Adeviye onların en meşhurudur.

    Batı medeniyeti her şeyin zahirine, dış yüzüne bakar, insanın parasına, bedenine, vücut güzelliğine ehemmiyet verir. Bu yüzdendir ki, batı da zenginler meşhurdur. Bilhassa kadınlardan artistler, şarkıcılar, modeller bilinir, alkışlanır, onlar örnek alınır. Bu tür insanlar hakkında Kur’ân’da “Onlar, dünya hayatının zahirini (görülen kısmını) bilirler. Onlar, ahiretten gafildirler.” (Rum, 7) buyrulmuştur.

    İslâmiyette ise dıştan ziyade bir şeyin batıni yönüne, iç yüzüne bakılır. İnsanın parasına, yüz güzelliğine değil, ilmine, irfanına, maneviyatına bakılır. Kişinin bedenine değil aklına, kalbine, ruhuna bakılır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) “Allah sizin suretlerinize (yüzünüzün güzelliğine) veya mallarınıza (ne kadar zengin olduğunuza) bakmaz. O, sizin kalplerinize ve amellerinize bakar buyurmuştur. (Sahih-i Müslim, Birr ve’s-Sıla, bab, 10, hn, 2564)

    Allah dış güzelliğe değil de, iç güzelliğe kıymet verdiği için, İslâm âleminde de dışa değil, içe, maneviyata kıymet verilmiştir. Bu yüzden İslâm âleminde zenginler ve güzeller değil, âlimler, evliyalar meşhur olmuştur. Yüzyıllar boyunca hatırlanan Rabiatü’l-Adeviye, fakir bir kadındı. Fakat o maneviyatta yüzlerce, binlerce erkekten daha zengindi. Rabia gibi daha pek çok evliya, salih kadın tarih sayfalarında geçer. İslâm âleminde Rabia kadar bilinen, güzelliğiyle, zenginliğiyle meşhur olmuş bir tane şarkıcı gösteremezsiniz.

İslâm âleminde fani varlıklarda görülen güzellikler, hiçbir zaman onlara verilmemiş, bu güzelliğin hakiki sahibinin Allah olduğu kabul edilmiştir. Çünkü kâinattaki bütün fani varlıklar bir ayna gibidir. Ay güneşin ışığını bize yansıttığı gibi, onlar da Allah’ın cemalini, güzelliğini bize yansıtırlar. Dolayısıyla hakiki güzel Allah’tır. Bu yüzden fani varlıklar değil, hakiki güzel olan Allah’ın sevilmesi gerekir. İslâmiyet insanlık âlemine bu dersi vererek onların yüzünü faniden bakiye çevirmiştir.   

    Yanlış da anlaşılmasın! Bunları anlatırken, kılığa kıyafete önem verilmesin, pejmürde elbise giyilsin demiyoruz. Haram olmamak, İslâmî kurallara riayet etmek şartıyla güzel elbise giymekte hiçbir mahzur yoktur. Fakat bu aşırı derecede ön plana çıkarılmamalıdır. Asıl öncelenmesi gereken şey maneviyat olmalıdır. 

    Burada örnek olması için iki saliha hanımdan bahsedeceğim:

    İslâm âleminde “Delailü Hayrat” isimli meşhur bir kitap vardır. Bu kitapta yüzyıllar boyunca âlimler, evliyalar tarafından peygamberimize okunmuş salâvatlar toplanmış, bir araya getirilmiştir. Kitabın yazarı miladi 1465 yılında vefat etmiş olan Fas’lı Muhammed b. Süleyman el-Cezulî isimli bir âlimdir. (Hayatı için bkz: Diyanet İslâm Ansiklopedisi, c, 7, s, 515.) Fakat bu kitabın yazılmasına sebep olan, bu zatın hanımıdır. Bu kitabın yazılış sebebi olarak şöyle bir olay anlatılır:

    Muhammed el-Cezulî bir gece yatağında uyurken, gece yarısı karısının kalktığını ve dış elbiselerini giydiğini ve odadan çıktığını görür. Bu halden şüphelenir ve öfkelenir. Karısı evden dışarı çıkınca, hemen o da kalkıp giyinir ve dışarı çıkar. Dışarıda gördüğü manzaradan dehşete kapılır. Karısının önünde bir aslan, arkasında bir aslan muhafız gibi yürümektedir. Kadın deniz kenarına iner, daha sonra su üzerinde yürüyerek yakındaki bir adaya gider. Orada uzun müddet ibadetle meşgul olur. Sonra yine aslanların koruyuculuğunda geri döner. Tabii bu durumları gören Cezulî ondan önce gelip yatağına yatmıştır. Muhammed Cezulî üç gün karısını takip eder, üçünde de aynı hali görür. Sonraki gün karısı yataktan kalktığında elinden yakalar ve “Nereye gidiyorsun?” der. Kadıncağız tebessüm eder. Kocasının durumdan haberdar olduğunu anlar ve “Ben senelerdir bu haldeyim, yeni mi fark ettiniz?” der.  

    Muhammed Cezulî “Bu hale nasıl eriştin?” diye sorar. 

    Karısı da “Benim peygamberimize okuduğum bir salâvat-ı şerife vardır. Bu salâvatı çok okumamın neticesinde Allah bu hali bana ihsan etti” der.

    Muhammed Cezulî “Öyleyse bu salâvatı bana da öğretiniz, ben de bu hallere mazhar olayım” der.

    Hanımı “Maalesef bunu size öğretmeme manen müsaade edilmiyor. Fakat siz peygamberimize okunan salâvat-ı şerifeleri toplayınız. Eğer içinde benim okuduğum salâvat var ise “var” derim” demiş.

    Bunun üzerine Muhammed Cezulî, Peygamberimize âlimlerden, evliyalardan kim nasıl bir salât-ü selam okumuşsa onları toplamaya başlamış. Kitap tamam olduğunda karısına takdim etmiş. Karısı kitabı okuduktan sonra kendi okuduğu salâvatın kitapta olduğunu söylemiş. Bunun üzerine Muhammed Cezulî, bu kitabı kendine vird edinerek onu çokça okumaya başlamış ve çok yüksek manevi makamlara ermiş. 

    Kitap sayesinde meşhur olan Muhammed Cezulî’ye pek çok kimse mürid olmuş ve onun sayesinde onlar da yüksek makamlara ermişler.

    Anlatacağım ikinci hanım hakkında da, Ebû Rebi isimli âlim şöyle diyor:

    Ben bir köyde Fidda adında meşhur, saliha bir kadın olduğunu duydum. Hiçbir kadınla görüşmek benim âdetim değildir. Ancak ben onun öyle hallerini duydum ki, onu görmeyi arzu ettim, onun köyüne giderek onu araştırdım. Halk bana, “Onun yanında bir keçi var. Onun memesinden hem süt, hem bal çıkıyor” dedi. Ben bunu duyunca hayret ettim. Yeni bir tas satın aldım ve onun evine gidip, “Ben senin keçinin hem süt hem de bal verdiğini duydum. Ben de onun bereketini görmek istiyorum” dedim. Kadın keçiyi bana teslim etti. Ben onun sütünü sağdım. Gerçekten de ondan hem süt hem de bal çıktı. 

Ben sütü içtikten sonra, “Bu keçinin hikâyesi nedir?” dedim. O da şöyle anlattı:

“Biz fakir insanlarız. Bizim yanımızda bir keçiden başka bir şey yoktu. Onunla geçinirdik. Bir kurban bayramında kocam, “Bu keçiyi kurban olarak keselim” dedi. Ben de, “Bizim yanımızda geçimimiz için bundan başka hiçbir şey yok. Bu yüzden biz kurban kesmek mecburiyetinde değiliz. Kesmeyelim!” dedim. Kocam bu fikri kabul etti ve kurban kesme işini erteledi. 

Başka bir gün evimize bir misafir çıka geldi. Ben kocama, “Dinimizde misafire ikram edilmesi emredilmiştir. Başka bir şeyimiz yoktur. Bari şu keçiyi kesiver!” dedim. Kocam kabul etti. Keçiyi keseceği zaman, ben, çocuklar keçinin kesilmesini görüp ağlarlar endişesiyle, “Keçiyi evin arkasında kes! Çocuklar görmesin!” dedim. Kocam onu evin arkasına götürdü ve orada kesti. Ben evin önünde dururken, bu keçi meleyerek bahçe duvarının üzerinden avluya indi. Ben, keçi kocamın elinden kurtulmuş düşüncesiyle evin arkasına dolandım, baktım kocam keçinin derisini yüzüyordu. Ben ona, “Hayret edilecek bir şey. Aynı bunun gibi bir keçi eve geldi” dedim ve keçi olayını anlattım. Kocam, “Belki de Allahu Teâlâ bize bunu yaptığımız işin karşılığında ihsan etmiştir” dedi. İşte bu süt ve bal veren keçi, bu keçidir. Bunların hepsi misafire ikramımızdan dolayıdır” dedi. 

Sonra o kadın çocuklarına şöyle söyledi: “Ey çocuklarım! Bu keçi gönüllerde yayılmaktadır. Eğer sizin kalbiniz iyi ise, onun sütü güzel olur. Eğer sizin kalbiniz bozulursa, onun sütü de bozulur. Kalplerinizi güzelleştirin, o zaman her şey sizin için güzel olacaktır”. (Muhammed Zekeriya Kandehlevî, Fezail-i Sadakat, Gülistan Neşriyat, s, 533; Hacı Zihni Efendi, Meşhur Kadınlar, Şamil yayınları, s, 135.)

Müslüman bir kadın vücudunu ön plana çıkararak kendilerini beğendirmeye çalışan, batılı şarkıcılar, artistler gibi olmamalı, onlara özenmemelidir. Çünkü onların dünya ve ahiret hayatları perişan olacaktır. 

Onlar Kur’ân’da övülen saliha hanımlar gibi, peygamberimizin hanımları gibi, İslâm tarihindeki salih hanımlar gibi olmaya çalışmalı, onları örnek almalıdırlar. Kurtuluş ancak böyle mümkündür.

Kur’ân’da Allah şöyle buyuruyor:

    “Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısıyla, Lut’un karısını misal gösterir: Onlar, kullarımızdan (peygamberlerden) iki iyi kulun nikâhı altında iken onlara karşı hainlik edip inkârlarını gizlemişlerdi de, iki peygamber Allah’tan gelen azabı onlardan savamamışlardı. O iki kadına: “Cehenneme girenlerle beraber siz de girin” dendi. 

Allah, inanlara Firavun’un karısını misal gösterir: O: “Rabbim! Katından bana cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun işlediklerinden kurtar; beni zalim milletten kurtar” demişti. 

Mahrem yerini korumuş olan İmran kızı Meryem de bir misaldir. Ona ruhumuzdan üflemiştik; Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etmişti; o, Bize gönülden itaat edenlerdendi.” (Tahrim, 10-12.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir