Bize Biçilen Ömür

2008 yılında başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere finans sektöründe patlak veren krizin
etkilerinin tüm dünyayı sardığı bir dönemde Cumhurbaşkanı’nın “kriz bizi teğet geçecek” söylemi,
kimi çevrelerce çoğu zaman alaycı bir yaklaşımla ele alınsa da işin esasında bir gerçekliğe
dayanıyordu: modern ekonominin en büyük etkenlerinden biri olan rasyonel beklentiler teorisi.


Teoriye göre bütün veriler açıklandığı için piyasadaki karar alıcılar, en az ekonomiyi yönetenler kadar,
olaylar ve gelişmeler hakkında bilgi sahibi olur.

Bu durumda piyasadaki karar alıcılar, ekonomi yönetiminin alacağı önlemlerin etkilerini önceden tahmin eder ve ona göre davranırlar.
Finans krizinin derinleştiği ve küresel finans sisteminin neredeyse sorgulanır olduğu bir dönemde
böyle bir çıkış, piyasaya hükümetin kapıdaki krize hazırlıklı olduğu, gerekli tedbirleri bildiği ve
uygulamaya muktedir olduğu mesajını vermeye yönelikti.

Bu açıklamaların ne kadar etkisi olduğu bilinmez ancak Türkiye’nin benzerlerinden pozitif ayrıştığı ve görece olarak hafif atlattığı söylenebilir.
Ekonomik bir kuram olan bu beklenti yönetimi meselesini, hayatın her safhasına, toplumun her
katmanına yayabiliriz. Mesela siyasetin rasyonel beklentisi, toplumun nabzının tutulması, derdine
derman olunması ve bu doğrultuda politika belirlenmesini gerekli kılar.

Sivil toplum kuruluşlarının beklentisi, hedef kitlenin çıkarlarının azami yansıtılması ve gündeme getirilmesi esasına dayanır. Dinin
rasyonel beklentisi ise başta adalet olmak tabilerinin maddi-manevi ihtiyaçlarına yöneliktir.
Beklentiyi yönetmek, ihtiyacı okumak demektir. En büyük faydası ise ihtiyacın giderilmesi için uygun
araçların kurgulanabilmesi için zaman kazandırmasıdır.

Toplumun liderleri açısından insanlar nezdinde bir kredi açılmasını sağlar. Eğer bu kredi hoyratça kullanılırsa, yani yönetilebilen beklentinin
olumlu etkisi; somut, tutarlı, hedefe odaklı hamlelerle beslenmezse asıl kriz o zaman baş gösterir.
çünkü bu kredi ve çek nihayetsiz değildir.

Bunu ödeyebileceğinizi gösteremezseniz batarsınız. Söz gelimi beklentiyi yönetemeyen inanç sistemleri varlığını deva ettiremez, beklentiyi yönetemeyen siyasetçi kaybetmeye mahkumdur. Tıpkı mahallenin delikanlısı, külhanbeyi için sonun başlangıcının, sözünü yerine getirememesi, tehditlerinin boşa düşmesiyle başlaması gibi. Gerisi sadece rutin evrak akışı, yani prosedürün
tamamlanması. Biri bu kabiliyeti test eder, başarırsa yerini alır.


Nasılsanız öyle yönetilirsiniz hadisini bir de bu pencereden okursak karşımıza şöyle bir tablo çıkar:
sizin hayattan beklentiniz neyse, yönünüz nereyeyse, bunu dillendiren, buna tercüman olan sizin
desteğinizi alır, sizden beslenir, bu beklentiyi yönetebilen sizi de yönetir. “Bir toplum kendisindekini
değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez” ayetinin bir veçhi de bu meseleye bakar
zannederim.


Cenabı hakkın zatı için hılf’ül vaat muhaldir denir. Bu da bir çeşit beklenti yönetimidir; tehdit
ediyorsanız gereğini yapabilmelisiniz, mükafat vaat ediyorsanız verebilmelisiniz. Yoksa söyledikleriyle
müsbet veya menfi bir beklenti oluşturan zat, bu beklentiyi gerçekleştiremeyecek olsa varlığı ve
kudreti sorgulanır. Bu ise itikadımızca zatında muhaldir.

Böylece şöyle bir öngörü anlamsız kaçmaz; muhatapları açısından beklentileri yönetemeyen her türlü
yapı, ademe mahkumdur. Siyaset sahnesinden silinen siyasi partiler, karşılığını kaybetmiş ideolojiler,
müntesibi kalmamış dinler ve dini yapılar bunun cansız şahitleridirler.


Bunun niyesi meseleyi tersinden okumakla daha kolay olur zannımca. Çünkü beklentiyi yönetememek
demek, toplumdan ve toplumsal gerçeklikten kopmak demektir.

İbn-i Haldun’un devleti canlı organizmaya benzetmesi de bu minvalde okunabilir. Devletler de tıpkı
insanlar gibi doğar, gelişir ve ölürler, yani bir ihtiyaca binaen var olurlar, ihtiyaca cevap verdikleri
ölçüde var kalırlar ve ihtiyaçtan uzaklaştıkları andan itibaren de adım adım yok oluşa ilerlerler.


Böylelikle canlı metabolizmalara benzetebilmesi gayet makul olan toplumsal dinamikleri rasyonel
beklentilerin yönetilebilmesi veya yönetilememesi belirler. Yönetebilenler hayatta kalırken,
yönetemeyenler tarih sahnesinden çekilerek yerini yönetebileceklere bırakır. Bu da bizi Hegelci bir
diyalektiğe götürür.


Bana sorsanız, Ak parti hükümetlerini 20 sene iktidarda tutan güç, bu beklentiyi yönetmesinden
geçer. Bunu ister anket şirketlerine, ister teşkilatın dinamizmine, ister mahalle yapılanmasına verin.
Sonuçta toplum neyi istiyorsa o teklifle karşısına çıktığı için güncelliğini korur. Bu dinamizmin bittiği
yerde Ak Parti yerini bir başkasına bırakacaktır.


Zira, toplumsal olayların merkezinde insan vardır, başlangıç fitilini insan ateşler. Ömrünü yine insan
biçer.

Elhak Şeyh Edebali bu hakikati görmüş ve demiş ki:

“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir