AŞKIN MASUMİYETİ’Nİ ARAR OLDUK

Günümüz toplumunda paranın, statünün ve de çıkar ilişkilerinin yozlaşmışlığı içinde olduğumuz bu zamanda vicdanı, merhameti, dürüstlüğü sadakati ve gerçek sevdayı türkülerin masumiyetinde arar olduğumuz gerçeğini inkar etmemeliyiz sanırım.

 Anadolu insanın samimi, saf ve temiz duygularla yaşandığı, aşkı, sevdayı, aşk uğruna  yanıp kül olmayı bizlere yeniden hatırlatan  buram buram sevda kokan, hüzünle gark  olmuş bu hikayeyi sizlerle buluşturmaktan mutluluk duyarım.

Ağgül’e varıp sorsalar; deseler ki, “Söyle terk edermisin? Yıllardır yavuklu bildiğin Mustafa’nı terk edermisin ?” Ne der acep Ağgül. Terk ederim der mi ki hiç seven sevdiğini terk eder mi? Ama töreler gelenekler ana babanın baskısı koparıp götürür seveni sevdiğinden. Geride kalan derdini türkülere döker. Türkülere sığınır, içini türkülere boşaltır. Giden gittiğini bilir, içine atar dertlenir kaygılanır o kadar.

Derler ki, Ağgül köyün varsıllarından Mürsel ağanın kızıdır. Güzel mi güzel simsiyah saçlar, kestane rengi gözler, salına salına yürüyüşü yürekleri yakarmış. Köy gençlerinin gözü Ağgül’de ama kimse de yan gözle bakamazmış. Nedeni de Mustafa. Herkes sayar severmiş Mustafa ‘yı. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Mustafa babası öldükten sonra evin bütün sorumluluğunu yüklenmiş, anasını ele muhtaç bırakmamış. Alnının teriyle geçimini sağlıyor. Bazen zorlansa da yakınmıyor Mustafa. Ağgül’üne de kavuşursa tasası kalmayacak.

Gel gör ki, Ağgül’ün babası verimkâr değil. “Mustafa kim oluyor ki bizden kız isteyecek o ilkin karnını doyursun” diyormuş. İyi hoş ama Ağgül öyle demiyor. “Bir lokma bir hırka olsun yeter artığını istemem” diyor diyor ya dinleyen kim. Babası tam bir şehirli düşkünüymüş “Şehirli köylüden daha iyidir bizim Şefketgil şehire gitti de eli yüzü açıldı temiz yiyor temiz giyiniyorlar, benim kızım da şehirliye layık” diyor da başka bir şey demiyormuş. Onlar böyle diye dursun Mustafa ile Ağgül sık sık buluşup akşam karanlığı çöküp el ayak çekildi mi soluğu Ağgül’lerin bahçesindeki ceviz ağacının altında alırlar ve “Yarın son olsun kaçıp gidelim buradan” diye kavilleşip ayrılırlarmış. Üç gün beş gün, üç ay beş ay hep kavilleşiyorlar, hep yarına bırakıyorlarmış. Sözün kısası altı ay geçiyor aradan.

Günlerden bir gün Mustafa yine gelip cevizin altında beklemiş. Ay tepede, ay tepeyi aşıyor, ay kayboluyor Ağgül yok ortada. Cevizin altında uyuyup kalıyor. Mustafa, sabahın ilk ışıklarıyla uyanıyor; gördüğü düşleri hayıra yormaya çalışıyor. Daha sonra kalkıp köyün kahvesine gitmiş. Dalgın dalgın çayını içerken çocukluk arkadaşı Zamir gelmiş kahveye. Varıp Mustafa’nın yanına yavaştan “Seninkini akşam vermişler lokumu dağıttılar elini çabuk tut kaçır yoksa havanı alırsın” demiş. Mustafa ayıkmış birden “Demek işin içinde iş varmış demek onun için gelmemiş Ağgül” diye konuşmaya başlamış kendi kendine. “Şehirden bir tanıdıklarının oğluna vermişler. Keleşzadeler’in oğluymuş. Zengin adamdırlar konakları dillere destan saray gibi. Elini tez tut yoksa gitti gider Ağgül” deyince yüreği bir ateş harmanına dönmüş Mustafa’nın. Yan babam yan. Akşamı zor etmiş Mustafa. Hemen koşmuş ceviz ağacının altına sabahı etmiş ertesi akşamı etmiş yok. “Daha kaç gün oldu kavilleşeli ne çabuk sözünden döndü” diye içi içini yemeye başlamış.

Bir yandan da umudunu yitirmiyor “Ağgül bensiz olmaz döner gelir bir gün” deyip ceviz ağacına gidiyormuş sık sık. Derken düğün günü gelip çatıyor Keleşzadeler’in düğünü de şanına uygun davullar çifter çifter, kazanlar kaynıyor. Düğün üç gün üç gece sürmüş. Mustafa da daha fazla dayanamayıp köyden kaçıp dağlara gitmiş. Ama uzaklaşamıyor gözü ceviz ağacındadır hep. Dönüp dolaşıp düğünün son günü köye geri gelmiş. Ağgül’ü arabaya bindirmişler araba ağır ağır yola düşmüş. Mustafa da köyün en yüksek tepesi olan Kırlangıç Tepe’ye tırmanmış.

Şehre inen yol ayaklar altında düğün alayını gözden kaybolana dek seyretmiş. Mustafa artık kolu kanadı kırık deli gibidir ne yapacağını bilemez. “Ben Ağgül’süz nasıl yaşarım, ama döner bir gün mutlaka kaçar gelir bana” deyip umutlanır. Günler günleri eskitir, aylar ayları. Hiçbir haber yoktur. Tek haber, arada şehre inenlerden yolu düşüp konağın önünden geçenlerden gelirmiş. Ağgül’ü yüzünü cama dayamış dalgın dalgın düşünürken görürlermiş. Mustafa’yı da en son elinde bir ceviz fidanıyla Kırlangıç Tepe’ye tırmanırken görmüşler. Tepenin en görünür yerine diker fidanı sonra da yanık sesiyle bir türkü tutturmuş. O günden sonra kimse bilmez Mustafa’ya ne olduğunu. Kimi Çukurova’ya yerleşti der kimi ‘canına kıydı’ der. Ama Mustafa’nın son gün söylediği türkü kimsenin dilinden düşmemiş. Köyünde sınırlarını aşıp yankılanmış.

AĞ GÜL SENİ CAMEKANDA GÖRMÜŞLER

Ağgül seni camekanda görmüşle

Siyah saçın sırmayınan örmüşler

Ürüyamda seni bana vermişler

Beni böyle yakar kör gider misin?

Evvel sevip sonra terk eder misin?

Acı poyraz gibi deli esmedim

Kaderime küstüm sana küsmedim

Ben o yardan umudumu kesmedim

Beni böyle yakar kor gider misin?

Evvel sevip sonra terk eder misin?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir