NAMAZ NEFİS TERBİYESİNE VESİLEDİR

 Mevlana şöyle bir kıssa anlatıyor:

Bir adam atına binmiş gidiyordu. Baktı ki, yolun kenarında bir adam ağacın altında horlayarak uyuyor. Geçip gidecekti fakat uyuyan adama doğru gitmekte olan bir yılan gördü. Atlı onu görünce adamcağızı kurtarmak, yılanı ürkütüp kaçırmak için koşmaya başladı. Fakat fırsat bulamadı. Yılan horlayan adamın ağzından giriverdi. Atlı pek akıllı bir kişi olduğundan o uyumakta olan adamı şiddetle vurarak uyandırdı. Uyanan şaşkın adama oradaki çürük elmaları göstererek adama “Çabuk şunları ye!”  dedi.

    Şaşkın adam “Beyim, sen kimsin? Ben sana ne yaptım, bana ne kastın var? Dinsizler bile kimseye suçsuz, günahsız, az çok bir şey yapmadan böyle vurmazlar” dedi.

    Atlı kamçıyla adama vurdu “Konuşma, ye!” dedi. Adam kamçı korkusuyla yerdeki çürük elmaları yedi. Atlı daha sonra atına bindi ve “Şu ovada koş!” diye emretti. Adam koşmaya başladı. Atlı da peşinden atını koşturuyor, arada bir adama kamçıyla vuruyordu. Adam da can havliyle korkudan daha hızlı koşuyordu. Bazen tökezleyip, yüzüstü düşüyordu. Atlı acımadan yine kamçıyla vuruyor, adam tekrar koşmaya başlıyordu. Uzun müddet atlı kovaladı, şaşkın adam koştu. Sonunda adamın yorgunluktan koşacak mecali kalmadı yere yığıldı. İşte o zaman, adamın safrası kabardı, yediği çürük elmaları kusmağa başladı. İyi, kötü yediklerini kustu. Bu kusma esnasında yılan da içinden dışarı çıktı.

    Adam o yılanı görünce aklı başından gitti, dehşet içinde kaldı. Atlının kendisine niçin çürük elmaları yedirdiğini, niçin koşturduğunu anladı. O kapkara çirkin yılanı görünce bütün dertlerini unuttu. Dedi ki: “Ben seni musibet zannediyordum, ama şimdi anladım ki, sen, benim için bir nimet bir rahmet imişsin. Ne kutlu saatmiş ki beni gördün. Ölecektim, sen bana yeni bir can bağışladın. Eşek, sahibinden eşekliği yüzünden kaçar. Hâlbuki sahibi, iyiliğinden dolayı onun peşine düşer. Onu, bir fayda elde etmek, bir ziyandan kurtulmak için aramaz. Kurt yahut yırtıcı bir canavar paralamasın diye arar. Ey yüzü de güzel, işi de güzel adam, affet. Deliliğimden söylediğim sözleri bağışla! Fakat beyim olup biteni bana anlatsaydın olmaz mıydı?”

    Atlı “Eğer ben, bunu biraz sana çıtlatsaydım derhal korkudan ödün patlar, canın çıkıverirdi. Eğer sen içindeki yılanı bilseydin ne elma yemeğe kuvvetin kalırdı, ne yol yürümeye, ne de kusmağa! Sen bana sövüyordun, ben de seslenmiyor, fakat atımı sürüyordum. Gizlice de “Yarabbi, sen işimi kolaylaştır”  demekteydim. Sebebi söylememe izin yoktu, fakat seni kendi haline bırakmaya da kadir değildim. Her an gönlümdeki dert yüzünden, “Yarabbi, kavmime yolu sen göster, çünkü onlar bilmiyorlar” demekteydim”  dedi.

    Derdinden kurtulan adam “Ey yüce kişi! Allah’dan hayırlar bul! Bu zayıfın sana şükretmeye kudreti yok. Mükâfatını Allah versin. Ağzım, dilim, sana şükretmekte âciz”  demeye başladı.

    Kıymetli kardeşim!

Tabir caizse, bizim de içimize nefis denilen bir yılan girmiş. Allah’ın peygamberi bizi zorla namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerle koşturuyor. Bazı insanlar bu ibadetlerdeki hikmeti anlamadığından, itiraz ediyorlar. Bize düşen itiraz değil, kendi menfaatimiz için, nefsimizin şerrinden kurtulmak için koşmaya devam etmek olmalıdır. Aksi halde içimizdeki yılan, bizim dünya ve ahirette zarar görmemize, hatta mahvolmamıza sebep olacaktır.

Üstad Bediüzzaman “Cenâb-ı Hakkın bizim ibadetimize ihtiyacı mı var ki bize ibadeti emrediyor” diyenlere bak şöyle diyor: Cenâb-ı Hak senin ibadetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibadete muhtaçsın. Çünkü sen mânen hastasın. İbadet ise, senin mânevî yaralarına ilaç hükmündedir. Bir hasta, şefkatli hekiminin faydalı ilâçları içirmek için yaptığı ısrara mukabil, hekime “Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?” dese, bu sözün ne kadar saçma olduğunu sen de anlarsın.

Kur’ân’da şöyle buyrulur: “Namaz kıl! Muhakkak ki namaz (insanı) fuhşiyattan ve kötü işlerden alıkor”.  (Ankebut, 45.)

Bu âyet açıkça namazın insan nefsini terbiye ettiğini, onu kötülüklerden alıkoyduğunu göstermektedir. Fakat âlimler bu âyette kastedilenin gelişi güzel veya riyakârane namaz kılanların değil, şuurlu bir şekilde ihlasla namaza başlayan ve devam eden kimselerin olduğunu söylemişlerdir. Mesela, bir kişi bir padişahın düşmanlarıyla arkadaşlık yaparken, daha sonra padişahın dostluğunu kazansa, her gün padişahın huzuruna girse, onun iltifatlarına, iyiliklerine nail olsa, kötü arkadaşlarını yavaş yavaş terk eder. Padişah beni bunlarla görürse bana gücenir diye düşünür. Hemen olmasa da belli bir zaman sonra onları tamamen terk eder. İşte bir Müslüman da, namaz kapısından günde beş defa Allah’ın huzuruna girer, onun rızasını kazanmaya çalışır, Allah’ın sevmediği halleri ve işleri de -hemen terk edemese de- yavaş yavaş terk eder. 

Veya şöyle diyebiliriz: Namaz sayesinde Allah’dan kuluna manevi feyzler gelir ve bu feyzler onun imanını güçlendirir. Hem günde kırk defa namazda Fatiha Suresinde “Yalnızca sana ibadet eder, senden yardım isteriz. Bizi doğru yola ulaştır” diye dua eder. Bu haller onu etkiler. Allah’ın her an kendisini gördüğünü, meleklerin her an yaptıklarını kayd ettiğini düşünmeye başlar. Nasıl bir markette gizli kameralar olduğunu bilen biri hırsızlığa teşebbüs edemezse, her an Allah tarafından görüldüğünü hisseden bir mümin de kolayca günahları işleyemez. Her ne kadar alıştığı, tiryaki olduğu günahları hemen terk edemese de, zamanla kötülüklerden kendisini alıkoyar. Nitekim bu konuda şöyle bir rivayet vardır. Bir adam Peygamberimize geldi ve “Falan gece namaz kılıyor, sabah olduğunda ise hırsızlık yapıyor” dedi. Peygamberimiz (s.a.v) ona “(Namazda) söylemiş olduğu şeyler, onu ileride yapacağı şeylerden alıkoyar.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c, 2, s, 447.) Buyurdu. Daha sonra o şahsın peygamberimizin dediği gibi olduğu anlatılmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir