DÖRT TERİM

Îmân-ı Billah

Ma’rifetullah

Muhabbetullah

Lezzet-i Rûhâniye

Bu ifadeleri ilk defa Üstad Bedizzaman’ın eserlerinde okudum, tabî peşi sıra bu tabirlerle bu terimler işlenir. Dileyen kardeşlerimiz 20. Mektub’u mütalaa edebilir ki, mutlaka  tavsiye ederim.  

Evet dünya misafirhanesine gelen insanoğlunun en ziyâde merâk ettiği, etmesi gerektiği Üç  büyük soru vardır. “Neciyim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum”? Bu soruların cevâbını sâdece ve sâdece din verebilir. Hiçbir felsefe buna cevâp verememiştir ve veremez.  Evet ancak  din, kitap, peygamberler bize bu cevabı verir. Ve bu cevâbı verirken,  bizi öncelikle kainatın yaratanına îmâna dâvet ederler. Ama önce lâ diyerek… Çünkü imandan önce mutlaka kafada bir takım bilinçli, bilinçsiz ilahlar vardır. Önce onları bir çıkarmak lazım,  sonra İlla Allah. 

Evet bir intisaptan ibarettir İman. Bir nispet bir alaka kurmaktır.   Yani “babam, annem” der gibi… Rabbim, Halıkım, sahibim, vâr edenim, her şeyim” diyerek îmân etmek. Nasıl bir okula başlamadan önce kayıt lazım, kayıt yaptıktan sonra siz o okula ait olabiliyorsanız, işte İman-ı Billah da bir kayıt, insanın Rabbine ait olduğunun kaydı. 

Şimdi bu kaydı Kelime-i şehadetle yaptık…Bitti mi? 

Elbette hayır! 

Sırada tanımak var. İlk etapta bu kâinatın sahibine, O’nun varlığına birliğine şehadet ettik ama,  O zât nasıl bir zat! 

Nedir? Ne değildir? Neyi sever, neyi sevmez?  Kendisini bize nasıl tanıttırır?  Elçileri O’ndan nasıl bahseder? Gönderdiği kitaplarında kendinden nasıl bahseder…! 

Evet tanımak duygusu merak etmekten ileri gelir. Meselâ bir iş yerine yeni bir patron gelse, herkes acaba nasıl biri diye merak eder. Bir Bakanlığa yeni bir Bakan gelse, Genel Müdür gelse, yine tanıma merâkı ile onun hakkında yerine göre gelmeden önce bile bilgi toplanır. 

Şimdi bir soru!  Ama yanlış anlaşılmasın kıyas için değil, düşündürmek için! 

Acaba  bu millet’in bir çok ferdi, tuttuğu takımın 11’ini bildiği kadar, Rabbinin 11 ismini mânasıyla biliyor mu? 

Ve bu millet, Kemal Sunal’ı tanıdığı kadar Peygamberini tanıyor mu? 

Galiba bu hususta sınıfta kalıyoruz. 

Kaç tanemiz meselâ Peygamber Efendimiz (sav)  ile ilgili olarak onun cömertliği, affediciliği, ibadet  anlayışı, duâları vs. ile ilgili bir şeyler anlatabiliriz. 

Evet bu hususta sıkıntılıyız. Allah’ı tanımak, peygamberlerini tanımak biraz zahmetli, zîra;  ilim istiyor, tefekkür istiyor… Ama filmler öyle mi? değil. Ondan olsa gerek tanınması, bilinmesi lazım gelmeyen çok kimseleri tanımaktan öte hayran bile olunabiliyor. Hatta kendi gibi fani, geçici, ölümlü hatta çoğu sıkıntılı  insanlarla  resim çektirmek, imza almak çok önemli olabiliyor. 

Hâlbûki bizim asıl tanımamız, hayran olmamız gereken en başta Rabbimiz değil midir? Çünkü her şeyi yaratan, vâr eden O’dur. Her şeyin sahibi odur. Ölümden sonra da bize hayat bahşedecek olan  O’dur.  Öyleyken, Allah (cc) bizim en çok merâk etmemiz gereken olması gerekmez mi? Elbette gerekir. 

Peki neyle tanıyacağız? 

Üç büyük tanıtıcıyla… Kur’an’ı kerim. Hz. Muhammed ve Kâinat kitâbıyla… Evet bu da söylediğimiz gibi okumakla, sormakla, tefekkürle olacak! 

Pekî tanıdıkça ne olacak? 

Muhabbetullah hâsıl olacak… Yani Allah sevgisi, Allah hesabına sevme hissiyatı… Çünkü tanıdıkça seveceğiz, sevdikçe hayretlere dalacağız, hayretler, hayrânlığa inkilâb edecek… Seveceğiz ve kendimizi sevdirmek isteyeceğiz. Bakacağız madem Rabbimiz yoktan verdiği nimetlerle bizi sevdiğini gösteriyor,  biz de ibadetle kendimizi sevdirmeye çalışacağız. 

Hani çok iyi tanıdığımız ve çok sevdiğimiz biri hakkında bir başka kimseye “Sen onu tanıdıkça çok seveceksin” deriz ya!  evet Rabbimizi tanıyıp da sevmemek, sevdirmemek  hayrân olmamak   ne mümkün! 

Rabbimizi bize bu zamanda en güzel tanıtan, anlatan eserlerin biri de belki de  en güzeli  Risale-i Nûrlar’dır diyebilirim.  Bu vesîle ile bunu da belirtmiş olayım. 

Evet nereye geldik? 

Lezzet-i Rûhâniye… Hani şu mutluluk dediğimiz şey var ya işte  o…Zîrâ mutluluk ruhtadır, çünkü cismin bütün yaşadığı anlardadır, anlar da fânidir. Ama ruhun yaşadıkları fâni değildir. Meselâ Namaz kıldınız, bir insanı Allah’ın da râzı olacağı bir şeyle  sevindirdiniz diyelim… O yaptığınız iş, amel, ahlâki vaziyet  aklınıza ne zaman gelse mutlu olursunuz. Bu noktada geçmişe dönerken akla gelenler huzur verdiği gibi, gelecekte onların mükâfatını Allah’u teâlâdan beklemek de yine insana huzûr verir. Yemek değil, yedirmek daha çok mutluluk verir. 

Bu dünya hayatı dar-ül elemdir. Elem diyârıdır. Olunca sevineceğimiz ne varsa içinde mutlaka elem vardır. Sahip olunan evlatlar, en güzel yiyecek içecek, gezilen yerler vs. ne olursa olsun içinde bir keder bir elem bırakır. Fakat eğer içinde Ma’rifetullah varsa, Muhabbetullah varsa işte orada halis bir sevinç, katışıksız bir huzûr vardır.  

Çünkü insanlığın hakiki huzuru: 

Ne evlat sahibi olmakta, ne kariyerde, ne emekli olunca, ne çoluk çocuğu everince, ne ev,  ne de arabadadır. 

Huzûr evet İslâmdadır. Bu da İman-ı Billah, Marifetullah, Muhabbetullah ve Lezzet-i Ruhâniyeyi netîce veren bir hayat tarzındadır. Bu da Peygamber Efendimizin Sünnet-i Seniyye’sindedir. 

Rabbim bizlerin kendisine olan îmanını ziyadeleştirsin. Bizleri kendisini, esmâsını tanımak noktasında mesâfe kat edenlerden eylesin ve ibâdetle kendisine olan muhabbetimizi göstermek nasib eylesin. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir